11/30/2009

Türkiye'nin ilk sakin kenti Seferihisar

Seferihisar ilçesi, Türkiye'nin ilk Cittaslow'u (sakin şehir) oldu. İtalya'da toplanan Cittaslow Uluslararası Koordinasyon Komitesi toplantısına giden ve başvuru dosyasını sunan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, ilçenin Cittaslow başvurusunun kabul edildiğini ifade etti.

SEFERİHİSAR'IN CİTTASLOW YÜRÜYÜŞÜ MUTLU SONA ULAŞTI
-SEFERİHİSAR BELEDİYE BAŞKANI TUNÇ SOYER:
''İLÇEMİZİN CİTTASLOW OLMAK İÇİN HAZIRLADIĞIMIZ BAŞVURUDOSYASINI ULUSLARARASI KOORDİNASYON KOMİTESİ TOPLANTISINA SUNDUK VE BAŞVURUMUZ KABUL EDİLDİ''


''TÜRKİYE'NİN İLK, DÜNYANIN 121. SAKİN KENTİ SEFERİHİSAR OLDU''

Başvuru dosyasını komite toplantısına sunduğunu ve ilçeyle ilgili sunum yaptığını dile getiren Soyer, prosedüre göre komitenin ilçede inceleme yapması gerektiğini, ancak ilk kez yaşanan bir durumla, komitenin yerinde inceleme yapmadan bir ilçenin başvurusunu onayladığını ifade etti. Soyer, duygularını şöyle anlattı:
''Toplantıya giderken çok heyecanlıydım. Hem ilçemizi, hem ülkemizi tanıtmak için Cittaslow başvurusu iyi bir fırsattı. Çok iyi hazırlandık. Toplantı öncesinde çeşitli görüşmelerim oldu, komite toplantısında da başvuru dosyasını sunarak, ilçemizi ve niye Cittaslow için başvurduğumuzu anlattım. Toplantıda başvurumuz kabul edildi. Böylece Seferihisar Türkiye'nin ilk, dünyanın 121. Cittaslow'u yani sakin şehri oldu. Bu, turizm için, ilçemizin gelişimi için, değerlerimizin korunması için çok önemli. Sakin şehrin simgesi olan salyangoz logosunu almaya hak kazanmış olduk.''

seferihisar belediyesi resmi web sitesi

cittaslow nedir?/alıntı

24 saatin içi mi boşaldı, gün değerinden mi kaybetti? Ne oldu da eskiden her işimize yeten 24 saat, bizi peşimizden takip eder oldu, zaman mı yavaşladı ya da biz mi fazla hızlandık? Bu hız mıdır, günü çabucak yiyip tüketen yoksa hızlı bir kentin trafiği, kalabalığı, gürültüsü, kesmekeşi midir esas zaman hırsızı?
Şimdi nereden çıktı bu hesaplaşma diyebilirsiniz. Aslında bu yazıyı tetikleyen iki şey oldu. Biri petrol zengini Birleşik Arap Emirlikleri'nin Abu Dabi yakınlarında dünyanın ilk sıfır-karbon salımlı kentini inşa edeceğini açıklaması. Diğeri ise bir süredir faaliyetlerini ilgiyle takip ettiğim 'yavaş kentler' hareketi. Ütopya gibi başlayan ama giderek gerçek olan çevreye zarar vermeden hayatı kolaylaştıran, insan dostu, zaman tasarrufu sağlayan iki proje. Aslında ikisi de, benzer amaçlara hizmet etse de uygulaması taban tabana zıt. Biri olabildiğince mütevazı, diğeri ise bir o kadar iddialı ve gösterişli.


İSPANYOL MERDİVENLERİNDE HAMBURGER

Yavaş kent, İtalyanca öz adıyla "Cittaslow" hareketinin geçmişi fastfood salgınının Avrupa'da zirve yaptığı 1980'li yıllara kadar geri gidiyor. Aslında hızlı yiyecek akımına alternatif olarak geliştirilen yavaş yemek akımının bir uzantısı. 1986 yılında McDonald fastfood zinciri İtalya'da ilk şubesini açar. Mekan olarak da başkent Roma'nın en meşhur yerlerinden biri olan İspanyol merdivenlerine bakan bir dükkanı seçer.

McDonalds'tan burgerini, kolasını kapan soluğu 17'nci yüzyıldan kalma tarihi basamaklarda alır. İtalyan gazeteci Carlo Petrini, fastfood ve bu mimari şaheserinin yarattığı zıtlığı bir türlü içine sindiremez. Fastfood'a inat, slow food, yani yavaş yemek akımına başlatır. Amaç fastfood'un sunduğu üniforma tatlara karşı geleneksel lezzetleri korumak, yerel yemekleri teşvik etmektir. Yavaş yemek 1989'dan itibaren de uluslararası bir özellik kazandı. Hali hazırda 100'den fazla ülkeden 80 bin üyesinin bulunduğu tahmin ediliyor. Kendi yayın evleri, bir diploma programları bulunuyor.

Dünyanın çeşitli yerlerinde düzenledikleri etkinliklerle hem yavaş yemeğin ve felsefesinin sırlarını paylaşıp, ağlarını geliştiriyorlar. İtalya'nın kabakçiçeği raviolisine de Almanya'nın Jaegerschnitzel'ine de (Avcı yahnisi) Türklerin karnıyarığına da aynı özenle yaklaşıyorlar. Yavaş kent felsefesi de yavaş yemek akımının ardından geldi.

SALYANGOZ ŞEHİRLER

1990'larda ortaya çıkan yavaş kent kervanına katılmak öyle kolay değil. Öncelikle İtalya merkezli "Cittaslow" hareketinin manifestosunu kabul etmek ve yerine getirmek gerekiyor. En önemli şartlarından biri ise eskiyi, otantiği korumak, bir yandan da ekolojik kurallara duyarlı teknolojiyi reddetmemek. Yani geçmişe sahip çıkarken, geleceği de dışlamamak. İşin özünde salyangoz gibi yavaş yaşamak var. Çevreyi kirletmeden kendi kendine yeterek. Bu nedenle sembol olarak salyangoz seçilmiş.

Türkiye'den de kasabalar bu akıma üye olabilir mi? Bu hareketin önemli şartlarından biri en fazla 50 bin nüfuslu olmak. Sonra eskiye sahip çıkmak, çevre dostu olmak, cepten yiyen gösterişli kentlere öykünmemek gerekiyor. Cittaslow temsilcilerini ikna eden kent, hareketin sembolü olan "salyangozlu bayrağı" dalgalandırmayı da hak ediyor. Türkiye'de bu özelliklere sahip yerleşimler yok mu? Mesela Polente Feneri, Rum mahallesi, Ayazma plajı, Fatih'in kalesi, şarap bağları, midye dolması, Yorgo'nun tarçınlı lokması, akşam sefaları ve sardunyalarıyla Bozcaada. Zaten yavaş yaşayan bir yerleşim Bozcaada. Feribotla dünyaya bağlanan, son feribotla dünyayla vedalaşan Bozcaada.

ÇÖLDE YEŞİL ÜTOPYA

Salyangoz kentlerle ilgili hikaye özetle böyle. Bir de Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkent Abu Dabi yakınlarında dünyanın ilk sıfır-karbon salımlı kentiyle ilgili projesi var. Dubai açıklarına yapay adalar yapan Araplar, bu kez çölün ortasında tamamen kendi kendine yetebilen dünyanın en çevreci kentini inşa ediyorlar. Çöpsüz, egzozsuz ilk kent.

Petrol zengini Arapların inşa edeceği Masdar City de tıpkı yavaş kentler gibi 50 bin nüfuslu olacak, yenilenebilir enerji kullanacak. Güneş, rüzgar, termal gibi çevreci enerjilerle beslenecek. Araçsız ve trafiksiz kentte, yeşil enerjiyle çalışan hafif raylı sistem inşa edilecek. Hem kent içinde, hem de Abu Dabi ile bağlantı bu hafif raylı sistemle sağlanacak. Konvansiyonel araçlar, kente giriş yapamayacak.

LÜKS ÇEVRECİLİK

10 yıl içinde tamamlanması planlanan projede İngiliz mimar Norman Foster'ın imzası bulunuyor. 50 derecede çöl ortasına inşa edilecek kent, denizden esen serin rüzgarlarla sıcağı hissetmeyecek şekilde yapılandırılacak. Yerleşim alanının etrafına çekilecek duvarlar, hem çölün sıcağını durduracak, hem de Abu Dabi Havalimanı'nın gürültüsünü kesecek. Sokaklara inşa edilecek gölgelikler ise kent sakinlerini sıcaktan koruyacak. Deniz suyunu arındırma tesisleri yüzde 80 oranında daha randımanlı olacak, kullanılmış su ise arındırıldıktan sonra biyolojik yakıt üretmek için kullanılacak. Projenin Başkanı Halid Evad, burasının atmosfere hiçbir şekilde karbon salmayacağını ve gezegene zarar vermeyeceğini söylüyor.

6 km2'lik bir alana yayılacak olan Masdar City'nin can damarını ise Masdar Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nün oluşturması bekleniyor. Çölde yeşil ütopya yaratmaya kalkan Arapların niyeti, bu enstitüyle bilimde de bir adım öne geçmek. Projenin maliyetine gelince tam 15 milyar dolar. Çevreciliğin mütevazılığından uzak bir rakam. Ama yine de gelecekteki çevreci yerleşimler için bir ilk olma umudu var. Araplarınki bir deney. Hem de pahalı bir deney. Avrupa'nın Cittaslow hareketi ise denemeye değer bir proje. Merak ettiğim ise yakında Türkiye’de de salyangozlu bir bayrak dalgalanır mı, dalgalanırsa neresi olur?


haberler.com

10/19/2009

olmayan

"Anlamazsın küskünlüğümden,
bakışlarımın ardında aradığın sadece kızgınlık..
her gözyaşımda bir kıskançlık ,kelimelerin altında hep başka anlamlar.."

Böyle mi anlattım kendimi bilmeden,
yüzümde yakaladığın o hüzün nereye gitti.
çok mu hırpaladım seni, sevilmeyi beklerken...?
yoksa hiç bilmedim mi sevildiğimi?
hep özlem duymaktır aşk,
öyle
değil mi...?
yaşadıkça aşk olmayan...

8/16/2009

otuzundan sonra yapamadığın tek şey /Alıntı

Dünya Üç Gündür,
Dün, Bugün, Yarın,
Yarın Geleceği Belli Değil,
Öğle İse Bu Gününün Kıymetini Bil.

Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum. Veya öyle olduğumu sanmayı...Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime. Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar. Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar. Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini. Tek bir laf etmeyecektim. Kimseyi evine yollamayacaktı m. Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı.30'undan sonra arkadaş yapılamıyor. Kötülükten değil. Başka bir şey. Ama neden çözemiyorum .
Mutlu TÖMBEKİCİ / VATAN 

OTUZUNDAN SONRA YAPAMADIĞIN TEK ŞEY…
 İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine. Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor. Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik. Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik.Neden olmuyor bu işler 30'undan sonra? Neden olamıyor?Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı.. Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk "ruh ikizlerimizi. " Ne de çok ruh taşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum. Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda. Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim... Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum...
    ............ ......... ......
Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu. Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş. Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu. Evler de gönüller de sımsıkı kapalı.Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum. Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu.Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum.  Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum. Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum. Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum. Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum.Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum.Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum.

7/27/2009

Gürol Ağırbaş

Bu güne dek özgün iki BAS ŞARKILARI albümünün yaratıcısı olan Ağırbaş' ın müzisyen olarak yetişmesi, yetiştirilmesinde en büyük pay başta müzik dünyamızın ünlü davulcusu babası Salim Ağırbaş ' a aittir. Bilindiği gibi Ağırbaş ailesi, hatta sülalesi müzisyenlerle doludur. Babasının yanında, dedesi İsmail Ağırbaş, eski caz ortamında saksofon çalarken, amcası Yüksel Ağırbaş da davul çalmaktadır. Abisi Birol Ağırbaş' sa, bilindiği gibi, müzik dünyamızın gözde perküsyoncularından biridir.

Sanatçı, böyle bir ailenin içinde büyüse de, lise mezuniyetine kadar müzikle hemen hiç bağı olmaz. Lise eğitimini Sultanahmet Endüstri Meslek Lisesi Döküm Bölümünde tamamlar. Yıl 1979' dur. Bu mesleği icra etmekten vazgeçince, devreye müzisyen baba girip onu yönlendirir. Salim Ağırbaş' a göre bas gitar çalanların sayısı çok azdır. Bu enstrümanı çalmaya ikna eder Gürol'u.

Ve bu süreçle birlikte sonsuza dek müziğin içinde yaşayacak yaratıcı bir müzisyen çıkar ortaya. İlk büyük birikimi, aldığı dual pikap ve plaklarla, dinleyerek biçimlenir. Öncelikle bir caz-rock tutkunudur Ağırbaş. Bas çalınca da, tabii ki Stanley Clarke! Çocukluğundaki mandolin çalışında oluşan nota bilgilerini hızla geliştirmeye yönelir. İlk kez, bir rastlantı sonucu edindiği bir İtalyan bas metoduyla başlar.

İlk profesyonelliğe İzzet Uğurlu Orkestrası' nda adım atar. 1980 başlarında Fındıkzade SarayDüğün Salonu' nda çalmaktadır grup. Gerçek anlamda bir profesyonel ortama gidişinde, yıllarca çaldığı İbrahim Şahin Orkestrası' nın payı çoktur. Çaldıkları yer, şimdilerde adı Dedikodulu Meyhane olan, eski Rujenuar' dır.

O dönem, Beyoğlu' nun çeşitli pavyonlarında da çalan bir alaylı müzisyen olsa da, müzik birikimini devamlı geliştirmek çabasındadır. Onun, aynı süreçteki, en önemli müzikal deneyimlerinden biri, bu dönem kurup, Reşat Kulüp' de çaldığı caz-rock orkestrasıdır. Müzik dağarcığının oluşup, pekişmesinde önemli bir duraktır bu uğraş.
Çünkü, bu grupta, Kerim Çaplı, Sinan Erkoç, Tarık Sezer, Cengiz Özdemir,Turhan Üğrük gibi önemli müzisyenler vardır. Beyoğlu' nun gözbebeği gruplardan biridirler bu dönem.

Gürol Ağırbaş adı, bu ortamlarda müziksever kesimlerce duyulmaya başlar. Ağırbaş' ın iki-üç ay süren bir konservatuar deneyimi de olur. Ama, öğrenimini sürdüremez. Bu noktada, 1984' te askere gidecektir.
Doğal olarak, ordunun Armoni Mızıkası' na gider. Askerlik dönemi, onun için apayrı bir deneyimdir. Ordu' nun moral ekibi olan Batı Müziği Orkestrası' yla Türkiye' nin dört bir yanını dolaşıp çalar. Bu süreçteki en önemli olay, müzik dünyamızın seçkin ismi Turhan Yükseler' le tanışmasıdır.
Sanatçı, askerlikten sonra Yükseler' in profesyonel grubunun bir üyesi olur. Çeşme, Kuşadası ve Eurovizyon gibi bir çok organizasyonda yer almaktadır. ' Boğaziçi ' adlı bestesiyle Eurovizyon şarkı yarışmasına girip finale kalır. Bu genç yeteneğin farkına varan Onno Tunç, Ağırbaş' ı Sezen Aksu için kurulan orkestraya alır. Bu serüven birkaç yıl süre. Artık pop ortamının paylaşılmaz bir yıldız basçısıdır.


Yıllar içinde, uzun süre, Kayahan, Nilüfer, Ajda Pekkan, Zülfü Livaneli, grup Gündoğarken gibi popüler isimlerle çalışır. Onun müzik serüveninde önemli değişim süreci 1989' lu yılların sonlarında belirir. Yavaştan, kendinin olan besteler üretmeye başlamıştır.Bu dönem, Seyyal Taner' e destek sürecinde verilen bir Gülhane konserinin gecesi, müzisyen arkadaşlarıyla gidip spontane çaldıkları Sultanahmet Kare Caz Bar, sonraki yıllar Ağırbaş' ın ana müzik yapma durağı olur. Burada henüz albüme dönüşmemiş besteleri çalmaya başlar. Vural Şerifoğlu, Aydın Karabulut, Ozan Doğulu, İskender Paydaş, Tahsin Endersoy gibi önemli yol arkadaşlarıyla yapmaktadır müziği. Yakın müzisyen arkadaşlarının desteğiyle bu besteler bir albüm tasarımına döner. O dönem müzik sektörü bu projeyle ilgilenmez. Uzun yıllar yapımcı arayan Ağırbaş' ın projeden vaz geçtiği bir dönemde yapımcı Osman Bayşu' yla tanışması sonucunda albüm, 1995 yılında 'Bas Şarkıları' adıyla yayınlanır.

Türkiye'de bir basçının çıkan ilk profesyonel solo albümüdür. Bas' ı merkez yapan ilginç bir sound çıkmıştır ortaya. Yani, kendine özgü, melodik cümleleri olan ' bas şarkıları ' dır bunlar. Kendine özgü bir stil oluşturmuş nadir müzisyenlerden biridir artık. Ağırbaş, bu arada profesyonel pop ortamından adım adım uzaklaşır.

1996-1997 sezonuyla birlikte yanlızca kendi grubuyla ve Ortaçgil Grubunda çalmayı seçer. 2000 yılında, Bas Şarkıları İki piyasaya çıkar. Gitgide rafineleşen bir sound' dur artık ortaya çıkan. İçinde gezindiği sayısız müzik türünden esinler taşıyan, ama tamamen kendine özgü bir sound. Albümde Cem Aksel, Birol Ağırbaş, Vural Şerifoğlu, Ozan Doğulu gibi eski yol arkadaşlarının yanında, Erkan Oğur, Ahmet Mısırlı, Akın Eldes, Kubat gibi isimler konuk olarak yer alır. 108 adlı bir besteninse sözleri Bülent Ortaçgil' indir.

2006 yılı içinde birlikte çaldığı sanatçıların arasına, eski Düş Sokağı Sakinleri grubu kurucularından olan ve artık solo olarak müzik hayatını sürdüren Murat Çelik'i de eklemiştir. Bu birliktelikte Murat Çelik'e Gürol Ağıbaş'ın yanında Akın Eldes te eşlik etmektedir. Caz içerikli bir müzik altyapısına sahip birliktelikte eski ve yeni Murat Çelik şarkıları yorumlanmaktadır.

7/20/2009

Başak Karaoğlu...

Yastığa bırakılmış bir “Başak”

Üniversiteye giden kızınız bir gün “Baba ben yürürken aksıyorum” derse ne düşünürsünüz?

Önce çok kötü şeyler gelmez aklınıza. Ortopedik bir sorundur veya kas ağrısıdır dersiniz. Sonra o aksama yürümeye engel olmaya başlarsa ama?

Finallerini verip ikinci sınıfa geçtiği yaz kapıyı açtığınızda o kapıdan bir daha yürüyerek çıkamayacağını bilseniz ne yaparsınız?

Belki de elinden tutup çocuğunuzun kilometrelerce koşarsınız...

Tekerlekli sandalyede yaşamaya başladığında kapının önüne koydurduğunuz rampayı da bir ay bile kullanamayacağını hisseden kızınız size “Anne inşallah ellerime ulaşmaz bu hastalık. Resim yaparım yattığım yerde” dediğinde peki?..

Ve bir sabah ellerinin de devre dışı kaldığını gördüğünüzde?..

Teslim olur musunuz yenilgiye?

Bütün vücudunu saran o hastalık yüzünden artık konuşamadığında, nefes alması ve beslenmesi için vücuduna açılan deliklerle makinelerle bağlı yaşamaya başladığında ve gözlerinizin içine bakarak ağladığında ne yaparsınız?

Tanrı’nın bu büyük sınavına isyan mı edersiniz yoksa daha da mı dövülür tavındaki yüreğiniz?

***

Perşembe akşamı Deşifre haber programı ekibinin benimle görüşmek için sete geldiğini söylediler. Programda Futbolcu Sedat’ın hastalığı olarak bilinen ALS ile ilgili bir haber hazırlanırken 21 yaşında Başak isimli bir başka hastanın hikâyesinin işlendiğini ve Başak’ın artık sadece gözleriyle harfleri işaret ederek iletişim kurabildiğini anlattılar. Bir isteği olup olmadığını sormuş, aldıkları yanıt üzerine sete gelmişler. Eğer vaktim varsa ona bir sürpriz yapıp dileğini yerine getirmeyi yani beni Başak’la buluşturmak istediklerini söylediler...

Yatağının başucuna gittiğimde gözlerimin ta içine bakan ve usul usul ağlayan bir güzel genç kızla karşılaştım.

O ağladı, ben ağladım...

Ben ağladım, o ağladı...

Ellerini öptüm, gözyaşlarını sildim ama nafile....

İçindeki o müthiş kasırgayı görüp de darmadağın olmamak mümkün değildi...

Her şeyi anlamak, delice konuşmak istemek ve bunu başaramamak...

Nedeni ve çaresi bilinmeyen bir hastalığın üç kişilik cehenneminde diri kalmaya çalışan bir melek tanıdım o gece.

***

ALS’nin bir hastalık mı, yoksa birkaç hastalığın toplamı mı olduğu hâlâ tartışılıyor muş. Belirtiler kişiden kişiye değişiyor. Kimi hastalarda çok hafif ataklarla seyrederken, Başak gibi, futbolcu Sedat Balkan, Suna Kıraç gibi hastalarda yürüyememe, konuşamama, hareket edememeye, görme kaybı ile felce yol açabiliyor. Öldürücü veya bulaşıcı değil. Dünyada yaklaşık 100 binden fazla ALS’li hasta yaşıyor. En ünlüleri, büyük bilim adamı Stephen Hawking. Neredeyse tam hareketsiz ve konuşma yeteneğini tümü ile yitirmiş olan bu dâhi, özel bilgisayarı aracılığı ile bilim üretmeyi ve yayınlamayı sürdürüyor. Hawking 40 yıldır bu hastalıkla yaşıyor ve tıp bunu gerçek bir mucize sayıyor. Suna Kıraç da geçen yıl çıkan ve çok satan “Ömrümden Uzun İdeallerim Var” isimli kitabını sadece gözleriyle harfleri seçerek yazmıştı...

***

Başak, annesi ve babası ile iyileşeceği günü bekliyor. Babası bir süre önce bu sütunda yayınlanan “Tanrı Mucizeyi Kulla Gönderiyor Dünyaya” başlıklı yazıyı kesip başuçlarına koymuş. Annesi kızının her gün bir parçası daha kaybolduğunda yaşadıkları büyük üzüntüyü anlatırken “en azından yüzündeki mimiklerden takip ediyordum, iki ay öncesine kadar bir küçük ses çıkarabiliyordu, artık hepsi bitti” diyor. Uykusuz üç yılın ardından “ya bize bir şey olursa” diye ağlıyor korkuyla. “Kötü şeyler düşünmeyin”den başka söyleyecek şey bulamıyorum. Başak’a da “Sen bir meleksin” diyorum. “Bak şimdi herkese anlatacağım. Herkes bedeninin ve sıradan bir günün güzelliğini düşünsün diyeceğim.”

Çıkmak üzereyken bir şey söylemek istediğini anlıyoruz Başak’ın. Oldukça uzun ve yorucu harf okuma çabalarımızın tam ortasında fark ediyorum ki Başak bana bir hediye vermek istiyor. Gözleriyle seçtiği harflerle “Parola: Her şeye rağmen hayat güzeldir” demeye çalışıyor...

Odadaki herkes ağlıyor...

Başak gözlerimin içine bakıyor...

Vatan Gazetesi - 01.09.2007

Başak Karaoğlu

7/17/2009

Frida Kahlo....


şarkı:La L Lorona
Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon

(6 Temmuz 1907- 13 Temmuz 1954) Meksikalı ünlü ressam. Ressam Diego Rivera’nın eşi. Resimlerinin yanı sıra inişli çıkışlı özel yaşamı ve politik görüşleri ile tanınır. 1907’de Mexico City’nin güneyindeki Coyoacan’da, Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya geldi. 6 Temmuz 1907 günü doğmuş olmasına rağmen, kendisi doğum tarihini, Meksika devriminin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 günü olarak ilan etmiş, yaşamının modern Meksika'nın doğuşuyla başlamış olmasını istemiştir. Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felcinin sonucu olarak bir bacağı özürlü kalmış, kendisine ''Tahta Bacak Frida'' denmişti. Bu özrüyle başetmesini bilen Frida, gençkızlık çağında, dönemin en iyi eğitimini veren Ulusal Hazırlık Okulu’nda okudu. Bu okul, onu sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlara yönlendirdi. İlerde Meksika düşün yaşamının önemli isimleri olarak anılacak Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda, Alfonso Villa okul arkadaşları oldu. Okulda, anarşist bir edebiyat grubuna dahil oldu; güçlü bir kişilik oluşturmaya başladı. 19 yaşında geçirdiği bir trafik kazası bütün hayatını değiştirdi. 17 Eylül 1925 okuldan eve dönerken bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. Kazadan sonra tüm hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçecek; omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşayacak, 32 kez ameliyat edliecek ve 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren yüzünden kesilecektir. Kazadan bir ay sonra hastaneden çıkan Kahlo, ailesinin teşviki ile sıkıntı ve acıdan kaçmak için resim yapmaya başladı. Yatağının tavanındaki aynaya bakarak oto-portreler yaptı. 1927 yılı sonunda yürümeye başlayan Kahlo, bu dönemde sanat ve politika çevreleri ile yakınlaşmaya başladı. Küba'lı önder Julio Antonio Mella ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti ile tanışıp yakın arkadaş oldu. Birlikte, dönemin sanatçılarının davetlerine, sosyalistlerin tartışmalarına katılmaya başladılar. Kahlo, 1929’da Meksika Komünist Partisi’ne üye oldu. Frida Kahlo (ortada) ve Diego Rivera, 1932, Carl Van Vechten tarafından çekilmiş. Resim çizmeye devam eden Kahlo aynı dönemde bir gün, Meksikalı Michalangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera'yı görmeye ve resimlerini göstermeye gitti. İki sanatçı, 21 Ağustos 1929’da evlendiler. Kahlo 1930’da eşiyle beraber ABD’ye gitti ve 1933’te Rivera aldığı duvar resmi siparişlerini bitirinceye kadar orada yaşadılar. Frida ile Rivera’nın fırtınalı bir evlilik yaşamları oldu. Sağlık sorunları nedeniyle bir çocuğunu aldıran ve ardarda iki düşük yapan Frida, eşinin sadakatsizlikleri nedeniyle 1939 yılında ondan ayrıldı ama 1 sene sonra yeniden evlendiler ve Frida’nın çocukluğunu geçirdiği Mavi Ev’e yerleştiler. Frida’nın da evlilikleri sırasında çeşitli erkeklerle ilişkileri olmuştu. Bunlarda birisi de Rus devriminin önde gelen isimlerinden Lev Troçki iledir. Troçki, Rivera’nın Meksika Cumhurbaşkanından aldığı özel izin ile 1937’de Meksika’ya gelmiş ve Frida’nın evine yerleşmişti. Aralarındaki ilişkiyi Troçki’nin eşinin farketmesi üzerine Frida, Troçki’den ayrılmıştır. Troçki’ye düzenlenen suikastın ardından suikastçı ressam Siqueiros’un arkadaşı olması nedeniyle sorgulanan Frida, bir süre Meksika’dan ayrılmayı uygun bulumuş; o sırada San Fransisco’da bulunan eski eşi Rivera’nın yanına gitmiş ve çift orada yeniden evlenmişlerdi. Sık sık sağlığı bozulan Frida, dayanılmaz acılarla başa çıkmak için bütün gücüyle resim yapmış, yalnız ülkesinde değil, Amerika ve Fransa’da sergiler açmıştır. 1938’de New York’ta açtığı sergi ona büyük ün getirdi, 1939’daki Paris sergisi ile övgüler topladı 1943’de 'La Esmeralda' adlı yeni bir sanat okulunda öğretim üyeliğine başlayan Frida, sağlık durumu kötüleşmesine rağmen ders vermeyi sürdürdü; 1950’de omurgasındaki sorunlar nedeniyle hastaneye kaldırıldı ve 9 ay hastanede kaldı. 1953 yılı Nisan ayında Mexico City’de bir kişisel sergi açtı; Temmuz ayında sağ bacağı kesildi. Frida Kahlo, 13 Temmuz 1954’te, akciğer ambolisi teşhisiyle son nefesini verdiğinde; arkasında bıraktığı son tablosu; Yaşasın Yaşam isimli bir natürmorttu.

7/09/2009

Özdemir Asaf...



11 Haziran 1923'te Ankara'da doğdu.28 Ocak 1981'de İstanbul'da öldü. Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi'nde yaptı.1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'nde, önce Hukuk Fakültesi'ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü'ne devam ettiyse de 1947'd e yüksek öğrenimini yarıdabıraktı. Bir süre sigorta prodüktörlüğü yaptı. 'Zaman' ve 'Tanin' gazetelerinde çevirmen olarak çalıştı. İlk yazısı 1939'da 'Servetifünun-Uyanış' dergisinde çıktı.1951'de Sanat Basımevi'ni kurarak matbaacılık yaşamına girdi. Kendi şiir kitaplarını bastı.1955'te Yuvarlak Masa Yayınları'nı kurdu.

İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyley
iş özelliği göze çarpar. İnsan toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edinerek düşündürücü bir şiir evreni kurmuştur. Duygu ve düşünce yoğunluğuyla birlikte, alay ve taşlama şiirine egemen olan öğelerdir. İnsan ilişkilerinin toplumsal ve bireysel yanlarını sen ben ikileminde vermiştir. Çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bırakmıştır.

Şiirin bir görüşü yansıtması, bir iletisinin olması düşüncesinden yola çıkmıştır. Yuvarlağın Köşeleri kitabında şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini dile getirmiştir. Batı şiiri ve geleneksel Türk şiirinden yararlanarak verdiği bileşim sanatını zenginleştirip geliştirmiştir .


ESERLERİ


.Şiir kitapları: Dünya Kaçtı Gözüme (1955) , Sen Sen Sen (1956) , Bir Kapı Önünde (1957) , Yuvarlağın Köşeleri (1961) , Yumuşaklıklar Değil (1967) , Nasılsın (1970) , Çiçekleri Yemeyin (1975) , Yalnızlık Paylaşılmaz (1978) , Benden Sonra Mutluluk (1983)



Kendisini Unutmuş
Bütün aşkların kitabı elinde
Sevilmemiş yinlerin balosuna gitti.
Öylesine kalabalıktı ki,
Sevdiğini anlamadı.

Bütün kapıların anahtarı elinde
Öpülmemiş dudakların balosuna gitti.
Öyle aydınlıktı ki,
Öptüğünü anlamadı.

Isıklarla örtünmüştü çıplaklık,
Renklere uzandı susamış,
Beyazlıklar arasında kayboldu bakışları.
Gözleri yaşamayordu artık.

Şekilleri çağırmaya gitti, kandıracak.
Elleri aranıyor, tutamayordu.
Elleri, elleriydi kurtaracak,
Artık yaşamayordu.

Bir yanda gelen o dinmeyen aydınlık,
Aldıkça alan.
Bir yanda giden bir noktaydı karanlık,
Ellerinde başlayan, gözlerinde biten.

Bağırdı, kan gibi aktı sesi,
Aşamadi dışının duvarından.
Elinde bütün aşkların kitabı,
Anlatıyordu aldanan aydınlıklarından.

Elinde bütün kapıların anahtarı,
Ve unutulmuş bir duvarda, kendi kapısı..
Varamadı.
Ora öyle karanlıktı ki.
Öldüğünü anlamadı.

Özdemir Asaf


6/28/2009

Bab-ı Esrar/Birol Yayla-Şenol Filiz...



Ey Gönül! mihnete katlanmaktan başka bir şey buyurmazlar sana
Her bakışta başka bir cilveyle bezeyip uyuturlar seni
Kendinden geçme sakın,öğüt tut,ey gönül!
Açılmayacak kapıyı boş yere çalma,açmazlar sana

6/24/2009

Sen göbeğini kaşı.../Bekir Coşkun


TÜM bunlar seni ilgilendirmez...

Nedir bu didişme?..

Neler oluyor?..

Hukuk yok, demokrasi işlemiyor, devletin kurumları birbirine düşman, toplumumuz parçalara bölündü...

Bu olanlar sana göre değil...

Sen göbeğini kaşı...

Aptal aptal dizilere bak...

Ve yarısında uyu..

*

Nasıl olsa senin yerine düşünen var...

Senin yerine olanları dert edinen, senin yerine konuşan, senin yerine didinen, senin yerine canı yanan...

Ve senin için canını veren...

Farkında bile değilsin, kimisinin "Unutma ey halkım... Unutma bizi..." diye küçük bir ricası vardı. Şimdi sorsam sana adını bilir misin, bilmez misin?..

Sen gazete okuma...

Kitaba elin değmemiştir, bilirim...

Dünya ile ilgilenme...

Bakma...

Görme...

Düşünme...

Neden zengin ülkenin yoksulusun, sorgulama...

Sana nohut ve kömür verirler...

Belki bir de üçlü kanepe...

Sen de oy verirsin...

Sonra...

Sonra senin yerine düşünenler, senin yerine dizine vuranlar, senin yerine kahırlananlar, senin yerine sorgulayanlar... Senin ahmaklığını temizlemek için hapishanelere doldurulurlar, yanarlar, olmadı ölürler...

Sen aldırma...

*

Bu olanlar, bu devlet içindeki soğuk savaş, bu huzursuzluk, bu didişme, bu bölünme, bu mücadele işte bundandır...

Kimileri senin akılsızlığının faturasını ödüyor...

Didiniyorlar, çırpınıyorlar, canları yanıyor, başları dertte...

Bunlar seni ilgilendirmez...

Dönüp bakma bile olana bitene...

Sen göbeğini kaşı...

6/15/2009





Çingeneler Zamanı filminin Goran Bregoviç imzalı müziği..uzun süre etkisinden çıkamadığım filmlerden biri....

6/14/2009

Öğüt.../Özdemir Asaf


Okulda,anladıkça başaracaksın.
Yaşamda,başardıkça anlayacaksın.
Gelecek mutlu-mutsuz,inanmasan da;
Gözlerin yaşardıkça anlayacaksın.

Yalnızlık paylaşılmaz.
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

6/03/2009

Vasiyet/nazım hikmet

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün

Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu
ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...

5/31/2009

Edip Cansever....

Edip CANSEVER 8 Ağustos 1928' de İstanbul' da doğdu. Kumkapı Ortaokulunda başladığı ortaöğrenimini, 1946' da İstanbul Erkek Lisesi' nde tamamladı. Girdiği Yüksek Ticaret Okulu'nu bitirmeden ayrıldı. 1950' de Kapalıçarşı' da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başladı. 1976' dan sonra ise yalnızca şiirle uğraştı.

İlk şiiri 1 Mart 1944'te "İstanbul" dergisinde yayımlandı. "İstanbul", "Yücel", "Fikirler, "Edebiyat Dünyası" dergilerinde yayımlanan gençlik şiirlerini İkindi Üstü (1947) adlı bir kitapta topladı. Arkadaşlarıyla birlikte, sekiz sayı çıkardıkları "Nokta" dergisi (15 Ocak 1951 -15 Kasım 1951), şiirinin yeni bir evreye giriş dönemine rastlar. İlk kitabından yedi yıl sonra yayımladığı Dirlik Düzenlik' te (1954) kendisine özgü bir şiir evreni kurduğu görüldü. Sürekli yazan, yayımlayan bir şair olarak otuz yıla yakın bir süre ilgileri hep üstünde tuttu, şiirlerinin yanı sıra şiir üzerine yazdıkları, söyledikleriyle de tartışmalara neden oldu. 28 Mayıs 1986' da İstanbul' da öldü.

1957'de yayımlanan Yerçekimli Karanfil adlı kitabıyla 1958 Yeditepe Şiir Armağını' nı;
1976' da yayımlanan Ben Ruhi Bey Nasılım adlı kitabıyla 1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'nü, 1981' de bütün şiirlerini bir araya getiren Yeniden adlı kitabıyla da 1982 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldı.,

Şiirlerinde bireyin arayışlarını, umutsuzluklarını, uyumsuzluğa varan yaşam ilişkilerini yansıtmaya çalıştı. Çevresindeki insanların yaşayışlarını etkileyecek, dünyaya bakışlarını değiştirecek bir şiirin aranışı içinde, kapalı bir imge anlayışına yaslanan, bu yüzden yadırganan, "anlamsız" diye nitelenen yapıtlar verdi.

Gerçi şiirselliği düşüncenin alaca bölgelerinde ararken kapalı söyleyişlerin sınırında dolaşıyordu, ama kesinlikle anlamsızlıktan yana değildi. Tersine şiirlerinde anlatmaya, hatta öykülemeye büyük yer veriyor, düzyazı olanaklarından, oyunlardan, konuşmalardan bol bol yararlanıyordu. Çağdaş şiir akımlarındaki gelişmelerle birlikte, yazdıklarının büyük oranda aydınlığa çıktığı görülerek bir düşünce şairi olarak nitelendi.

Akdeniz Salgını

-halikarnas balıkçısı'na-

I

Öyle bir alaşımdır ki seninle deniz
Bir açık deniz
Bakınca hiçbir şey göremediğin
Gözlerini duyduğun yalnız

Sözlerin var, dudak izlerin yok sözlerinde.

II

Denedin ki oralarda zaman olmayı
Şimdi bir Akdeniz salgınısın sen
Sonsuz bir otobüs yolcusu gibi, tam öyle gibi
Her gün kırmızı bir bilet düşürürsün dişlerinden

Ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu
Diri bir sabahın eylülüsün birden
Sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu
Tırnakların dibine batar durup dururken
Acılardan bir acının geri tepmesidir
Sızar yüreğinden sevinç olarak
Yani eylülden

Acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın
Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten.

III

Omurgasını kırmış bir balık yatar
Seninle denizin üstünde
Öpülmüş bir dudak gibi

Derinlerden derinlerdedir yüreğinse
Okşar gizli gizli deniz kızlarını
Dondurulmuş güneşlerin içinde
Öpmezsin, dudaklarını duyarsın yalnız.

IV

Sonra sonra yapıştırılmış pullar gibisin, öylesin
Üstü uçaklı zarflara
Ve alanlara tutturulmuş, çiçek sepetlerinin
Kenarındaki kartlara
Bir gider bir gelirsin, gider gelirsin
Hızlı bir park akışından anısal bir yığıntıya

Sayısız parmağın var, bir parmağın daha mavi
Vurursun vurursun kapılara onunla
Kapılar açıldı mı, avlular güne çarptı mı
Boşalan bir güğümsündür her umutsuzluğa.

V

İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman
Tam o zaman bir sonbahar düğümü
Yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü
Seni sürekli kılan
Tam o zaman
Bir limonluk hüznün olsun kal orda
Her gün kendi kendinin oğlusun
Bir nesne buluyorsun yerde, mutluluktur senin için
Denizken üzerine atılan ağaç kökleri gibi
Soyulmuş elma kabukları gibi
Boş şişeler, çürümüş hayvan iskeletleri gibi

Kekikler yemlikler arıyordun, kayalardan
Yokluğa doğru yükselerek
Çorbanı karmak için
Ama görmedik bir kaşık içtiğini bugüne dek
Olsa olsa ateşini yakıyordun yalnızlığın

Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız
Yeni bir dil olacak yarın.

VI

Uğurladık bir sabah seni
Söz vermiştin geri döneceğine
Anladık bakınca aldandığımızı
Gerilerde küçük
Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine

Ötelerde, ama çok ötelerde
Kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz
Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.

5/20/2009

Ruhumuza Açılan o çiçekli pencere/Yılmaz Özdil


Ruhumuza açılan o çiçekli pencere


Sen dur dur, diren...

Tam 19 Mayıs’a denk getir.

*

Hakikaten mübarek kadınmış.

*

Kandilde dünyaya gelen bebeğe "Kadir" diyen, oruçlu ananın doğurduğu evlada "Ramazan" adını veren bir geleneğin çocuklarıyız biz... Mustafa Kemal’in doğum günü 19 Mayıs’ta Türkan Saylan’a miting gibi uğurlama yapılması, Allah’ın lütfudur.

*

"Bir ölür, bin doğarız" denilen...

Budur.

*

Dini siyasete alet eden bezirgan!

Hiç inanmadığın 19 Mayıs Ruhu’na stadyumda müsamere gibi uyduruk tören yapıyorsun; "dinsiz" dediğin ahali, sana gelip, seninle saf tutacağına, sel gibi Teşvikiye Camii’ne koşuyor...

*

- Nereye kardeş?

- Bayrama...

- Yani?

- Saylan’a...

*

Kaş yapayım derken, göz çıkardı yobazlar... Teşekkür borçluyuz onlara.

*

Çünkü...

Mavi gözlü sarışın adam.

Gencecik Kubilay.

Ve, kırmızı-beyaz çiçekli o küçücük penceresinden el sallayan narin kadın.

*

Yakamıza onurla takacağımız...

Her 19 Mayıs’ta, vampire sarmısak gösterir gibi yobaza göstereceğimiz üçüncü bir fotoğrafımız var artık.

5/12/2009

Terkeden/Murathan Mungan

Kimdi kimdi kalan

Giden mi suçludur herzaman?

Ne zaman başlar ayrılıklar

Dostluklar biter ne zaman

Her geçen gün bir parça daha

Aldı götürdü bizden

Aynı kalmıyordu hiçbir şey

Değişiyordu herşey

kendiliğinden

Artık çözülmüştü ellerimiz

Artık bölünmüştü yüreğimiz

Birimiz söylemeliydi bunu

Ötekini incitmeden

Kimdi giden kimdi kalan

Aslında giden değil

Kalandır terkeden

Giden de

bu yüzden gitmiştir zaten

5/11/2009

hiç....


Bu yaşamı anlayamadım ben.....

evet gittim..her gün neyle karşılaşacağımı bilmediğim,büyük şehrin büyük insanlarından gittim..Görmemek,duymamak için..beni yormasınlar istedim..ya da benzemeyeyim onlara diye,gittim...Sessizliğim öfkemden...
gittim...
Bazen özlemedim mi?
- özledim..
daha geçen gece düşünmedim mi?kalabalıklarda olsam diye..
-düşündüm..

yaşadığım her olay,gidişimi doğrular..
iyi ki gittim..

Ben,Sali/Salih Turan

Şimdi,delirerek yaşadığım çoğulculukların yalnızlıklarındayım.Şimdi,aynı mekanın değişik zamanlarındayım.Şimdi,yok olanların seyrindeyim.Sonsuz ağır taşlar gözyaşı,ben grilerdeyim.
Bir tuş inerken beş tuş kalkıyor,olga piyano başında iken ben,geçmişin melodisindeyim.
Dışarıda yeşil maviye ulaşmış,mavi penceremde sınırlı,bense sınırsızlığın geçmişindeyim.
Bu mekanda yaşananların bir pencere kenarı bakışı ile noktalandığının şu an farkındayım.
Tüm dillerin ortak kelimeleri piyano tuşlarında,bense türkçe'deyim..Doluluğun boşluğuyeni açılımlarımda özgürlüğümdedir.
Seni senden alan arılar,ağulu çiçeğin deli balındalar.
Sen,kirli denizlerin terk edilmişliğin insansızlığında bağlı gemi.Bense kirlenmeyi duymadan yoğunlaşan,kara görmeyen dipsiz okyanus kıyılarında fırça-kalemlerdeyim.
Esip de serinletmeyen suyun rüzgarı,bir peri kızı rüyasında.
Şelaleler beş metre çizebildiğimce benim.Şelaleler yüz-iki yüz-beş yüz-bin metre,ulaşamadığım.
Şimdi piyano dost Vasıf'ı var etmekte.Oysa ben,çıplaklığın yalınlığında yalnız.Tuşların vuruş gücü azalarak inmekte kıyıya,deniz fırtınalı,sıfır kilometre bin metre anlamsızlıkta yuvarlanan son değil,ilkbahar yaprağı.
Neler düşünebilir,neler yazıp çizebilirim?Sessizliğimin içindeki fırtınaya anlatamazlıkların sahibi olabilir miyim?Bilmem diyemem.Bilirim üstelik.Yaşamımca bilir,inanmam,yaşanılanın yaşanılmayan düşten farklı olmadığını.Kuşların kanatları telefon tellerinde yorgun.Tuşların dehşet sesi bilinen ötesi,Vasıf piyanoda,sesler bilinenin ötesinde.Kibirli,tepkili,sancılı sali.
Sesler kelimelerimde şaşkınlık,sesler duygularımda unutulmuşluk ve de sesler yalnızlığımda uyaran korku.
İlk kalem izi sırtımda bir siyah leke,grileşerek çoğalıyor,grilerden beyaza.Renk katacağım size,siz gibilere renk katacağım,insana.Griler anlamlaşacak.
Sabina"Sali Bey" diyor."kalacaksın burada".Babası Rusça bir şey diyor,hepsi sevgiden,benden yana,anlıyorum.Anlıyorum.
Kalamıyorum ne kendimde ne onlarda.Kalamıyorum duraklarda.Akış anında araba frensiz yokuş aşağıya.Nerede,nasıl ve ne zaman sonuçlanır bu acı gezinti?Bilmek istemediğim.Olga piyanoda bir dik inişte,Olga piyanoda bir sessizlik çalgısında,dışarıda yeşil maviye uzanmakta, şimdi acılı çiçeğin deli balı,kalem elinde,yüreğine batan bir bıçak yaşamında.
Bulutlar dolunaysız henüz.Dolunay geldiğinde bulutlar içime akacak,seni geçtiğimiz yollardan taşıyarak...
1994
Edirne

5/01/2009

Yalnızlık/Michael De MONTAIGNE denemeler

Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.



Ratio et prudentia curas,

Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

O engin denizlerin ötesindeki yerler değil



Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.



Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.



Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler



Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)



Öldürücü yara bağrımızda kalır.



Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.



Quid terras alio calentes

Sole mutamus? patria quis exul

Se quoque fugit? (Horatius)



Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?



İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek



Rupi jam vincula dicas;

Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)



Kırdım diyorsun zincirlerini;

Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak



Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.



Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

Sollicitum curae, quantique perinde timores?

Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)



İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

Ne korkular içinde kıvranır insan!

Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

Öfke, gevşeklik ve tembellik!



Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.



In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)



Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.



İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.



In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)



Issız yerlerde kendin için bir evren ol



Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.



Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)



Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)




DENEMELER
Michael De MONTAIGNE
Türkçesi: Sabahattin EYUBOĞLU
Cem Yayınevi
29. Basım 1997
Sf. 59-64
.

4/27/2009

Her şey sende gizli.../Can Yücel


Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...

Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..

Can Yücel

4/21/2009


Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim..

4/11/2009

Umutsuzlar Parkı/Edip Cansever

I

Biliyorsunuz parkların
Sizi çağıran tarafları
İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
Orada saklanıyor onlar
Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
Dağınık mavisiyle gözlerinin
Sevgi vermez kadın uçlarıyla
Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
Yalvaran bakışlarıyla �nasıl da sevimsiz-
En kötüsü, belki en kötüsü
Bir duygu açlığıyla soluyarak
Parklara yerleşiyorlar, parkların
Onları çağıran köşelerine
Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
Bacak aralarından
Çömelmiş, öyle sakin
Selamlıyorlar
'Günaydın'; diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
Acılar alıp veriyor dünyadan
Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını
Bir sıkıntı şiiri gibi
Sıkıntı
İşte
Tam orada duruyorlar.


II

Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
Her cümlede iki tek göz, bu kimin
Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
Ya da tam tersine
Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
Sulardan ürpermek gibi dokununca,
Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
İş edinmişim öyle kimsesizliği
Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
Onu da tatmak gibi
Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
Ama gitmenin saati geldi
Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
Öyle iş olsun diye mi, hayır
Bilirim içerde kendimi bulacağımı
Dışarda görüldüysem inattan başka değil
Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
Ve açıyorum bütün muslukları
Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
Alıştım istemiyorum.


III

Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikaye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.

4/06/2009

Ben mi?/Lev


Ben mi,
Güneşi kovalıyorum
Bu kahvede
Büyüttüğüm
Hayaller arasındayım.
Bir ihanettir aşkı başlatan,
ondan önce mayasını katan
Olmaz hayallerdir.
Ben seni asıl
Gelmeyeceğin saatlerde
Beklerim.
Akşam çarçabuk iner
Şehre...

3/30/2009

İlk Susan../Bilge Karasu

Bilge Karasu
Bilge Karasu
Senin için yazmamış olduğum bütün aşkları, yeniden, baştan, yazmayı istedim. Sana.. hepsi senin olacaktı... Suçunu kimseye yükleyemem bir aşk sabahı yoluna çıkışımı. Gözyaşları ardına süzülen dünyaların kırık titrekliği ile eriyordun ışıkta. Işıklaşıyordu kapkara saçların. Başın önüne eğikti ve daha seni bilemeden, yüzünün yeniliğinde susmağa başladım. Üç defa ışıktan çalmak istedim seni.. bir kolun, bir koltuğun, bir elin kavrayışında. Üçüncüde ben kasıldım. Sense denizle ışığın boğuştuğu yerdeydin. Kış henüz geriniyordu; ötende nisanlaştı. Mevsimler uzunluğunca peşinden geldim.
Susuyordum hep. Ama, yanına gelip, durduğumu, durup durup daldığımı, senin için söylediğim sözleri yanındakilere dönerek söylediğimi fark etmişsindir. Bir deniz kenarında, bir gün köprü üstünde, bir de kof bir lodosun çalkantısındaki güvertede, bakıp gülmüştün. Susuyor, anlıyor ve gene susuyorsun sanmıştım.
Bir gün bir çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. Aldım.. konuştuk. O zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. Gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. Başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. Kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. Başlarımızın arasından rüzgâr güç süzülecek oldu. Nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. Açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. Karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı... Uzaklaştın. Ayrıldık. Yürüdün ışığın altından. Ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte.
İşte o zaman seni, aşılmak istenmeyenin, kendi kendince diretilenin en büyük aşkında, vermemeğe mahkûm ettim. Saçlarının rüzgârı, derinin yıldızlılığı dindi, söndü. Denizlerin, una çevirdikleri kayalıkların anısında, gidip gelen elemini duydum. Zira denize, bu kumsaldan ancak çekilmek kalır. Sense, bu çekilmenin öldürücü sarılışında başkalarını hatırlayarak ağlıyordun. Gözyaşını silemedim: Deniz kurutamaz; tuzu ise yıldızlardan da yakıcı diyorlar.
Ağlıyordun. Sana sarılıp, içinde, bir sıraya girmemi istediğinden. Sen karaya, sağlam toprağa doğru geriliyordun. Bense...
Bir kedicesine gelip yanıma oturduğun temmuz gecesi, aramızda karanlıkla olgun bir dal yükü vardı: Aşılacak bir şey kalmamışlığın yemişi.
Oturduğumuz tahta sıranın her bir çubuğu sert ve serin, çok serindi. Deniz sakin, ağaç sancılı... Kendimizi tekrarlamayalım, demiştim. Kanıyordum hep, sense emiyordun, bereketli toprakların bencilliği ile. Boyuna kanıyordum. Doymamış olacak, dedim, “Bir daha...” dediğinde. “Son bir kere; ama bir daha.”
Aralık kapıların ayrılığında kanıyordum. Uykumda kanadım gene ve kan, bitmek bilmez sevinci ile, akıyordu hep, karanlık analıklara doğru.
Ertesi gün, tesadüf bilmezliğin akışı ile anlattılar seni: “El tutmanın on yedi şeklini okutur,” dediler. Ben hâlâ cömertliğimde, kanıyordum. Işığın damlasına bile lâyık göremedikleri hayatını, başkalarına ait dünyanı söylediler. Pıhtılaşan kanlarımı arzu parçaladı. Kirli suyu sızdı kanın, bu parçalar arasından.
Gece, karanlıkta, kanımı tabanlarında vıcıklaştıra vıcıklaştıra yaklaştın. Boğan, dirilten, zemberekçesine toplayan bir arzu ile yeniden kanadım.
Nihayet sarılmamı umarak gelmiştin. Ondan sonrası kolay gözükmüştü herhalde.
Başlamıştım ama... Kanımın ötesinde, ayrıldık. Gittin, son olarak. Yalnızım şimdi. Karanlık, kansız. Kimseler gelmesin yanıma. İçten sevinç taklidi ile selâmlaşmaya mecbur olmayalım. Yürüyeyim...
İçime, birden öyle geldi ki, hayatım, sonuna kadar, bir yolun, bir şehir yolunun taş kenarında önüne dizilen bir sonsuz sıra eş ve kuru, tok adım sesinden ibaret olacak... Sonra uzaklardan, şehrin dalgalarca koparılan ışıkları... Her şeyin ölüme doğuşu, yeniden ölümle...

(Kitaptan, Seçilmiş Hikâyeler, sayı 12, Ocak 1953)

3/16/2009

Yenilgi/Halil Cibran

Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim.
Binlerce yengiden de bana değerli olan sen!
Dünyadaki tüm parlak başarılardan
sensin yüreğime yakın olanı!

Yenilgi, yenilgim, baskaldırım
ve de benim kendimle tanışmam.
Sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan
ve solmuş defneler peşinde koşmayan
biri olduğumun bilincindeyim;
ve sende, yalnızlığımı buldum
ve de herkesten uzak,
ve de gururlu olmayı.

Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım
ve de kalkanım.
Gözlerinde okudum tahtı arayanın
kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü.
Ve, bir kimsenin derinliklerindeki
esasını anlayabilmemiz için
onun gücünü söndürmemiz gerektiğini.
Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki,
bir meyvenin tadına varılabildiğini.

Yenilgi, yenilgim,
benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım
şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın.
Ve senden baska hiçkimse bana söz etmeyecek
kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından
ve de geceleri yanan dağlardan.
Ve sen, tek başına
ruhumun sarp ve kayalık
yollarından tırmanacaksın.

Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim
sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;
ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız
içimizde ölmekte olanlara;
ve tutunacağız, tüm gücümüzle,
güneşin karşısında;
ve de tehlikeli olacağız.

3/07/2009

Onarım/Oruç Aruoba

Bana getirilmişti.
Kırdım. —
Nasıl oldu bilmiyorum: galiba sallantılı, dengesiz bir yere koymuşum, yeterince dikkat etmeden; sonra, ters bir hareket etmişim —
ştü, kırıldı...

Yeterince düşünmemiştim üzerinde, demek.
Elimdeki, artık, birkaç iri parça ile birsürü ufacığıydı; bazısı, neredeyse, kırıntı, kıymık —
öyle, dağılmış duruyordu...
Tek tek bir yere topladım hepsini
: Yokolmamalıydı.
Gittim, uygun bir zamk aldım.
Geldim, hepsini bir kağıt üzerinde düzenleyerek, biraraya getirmeğe başladım:
şu parça, buna uyuyor mu; ya, bu, şuna...
Zamanla, parçaların kopma noktalarındaki dokularının; ve zamkın, tutma ve yapıştırma niteliklerini, öğrendim.
Bazı parçalarsa yapıştırılamayacak kadar ufaktı;
onların bulunmaları gereken yerlerde boşluklar oluştu.
Tek tek yapıştırdım, yapıştırabildiklerimi. Çok uğraştım.
Sonunda ortaya aslının eğri-büğrü bir simgesi gibi bir şey çıktı
ve, şu tümce:-

Dikkatsizlik ederek düşürup kırdığın — sevdiğin kişinin izlerini taşıyan; senin için değerli— bir nesneyi, parçalarını tek tek toplayip, dikkatle —saatlerce uğraşarak— özel olarak aldığın zamkla yapıştırip, ortaya, orası burası eksik-gedik, yamru-yumru bir şey çıkar— ama eskisinden de daha değerlidir artık; çünkü, şimdi, senin izlerini de taşıyordur.

Başka bir şey yapamazdım.

Göçebe/Cemal Süreya

Sen sık sık gülen gülerken de
Sevecen bir Akdeniz çizgisini
Sol yanına ağzının
İliştiren çocuk özenle
Yabana mı atıyorum yani seni
Yabana mı atıyorum saat altı buçukları
Çocuk ve Allah'ın en eski baskısını
Değil, değil bunların biri
Gözlerimin gemileri kuş istiyor
Açılıp kapandıkça sevdam
Kapanıp açılıyor bir mavi
Şahmaran süt istiyor kefeninden
Üç aylık ölmüş çocukların
Kerem ile Arzu geliyor Aslı ile Kanber
Ay kana kana batıyor
Ay kana kana batıyor
Eşkiyalar gecenin yangınını izliyor uzakta
Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir
otobüsteyim
Jandarma daima nesirde kalacaktır
Eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine
Ve bu dağlar böyle eşkiya güzelliği taşıdıkça
Patronun karısını zimmetine geçirip
Amasya'dan Kars'a kaçmakta olan sayman yardımcısıyla
Alevilikten konuşuyoruz uzun süre
Yanımdaki hep bir gazetede Marilym Monroe'nun
resimlerine bakıyor
Marilyn Monroe öldü diyorum ona
Ölümü siyah bir kakül gibi alnına düşürmesini bildi
Şimdiyse Cennette Nietzsche'nin metresi olması gerekir
Bunları diyorum daha ne varsa diyorum
İşte hiçbir sebep olmadığını sevişmemeye
İşte çocukluğumdan beri içimde bir önsezi olduğunu
Bunun bir gün birine rastlamak gibi bir şey olduğunu
Belki de bir günler bunun için Aydın'da
bulunduğumu
Zaten nedense hep bir şehirden bir şehre yolcu
olduğumu
İşte eflatun kakalı çocuklar olduğunu Kütahya'da
Ankara'da dokunak Yozgat'ta becerik olduğunu
Van'da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları
İstanbul'da minarelerin lirik olduğunu köprülerinse
dialektik
Acemi bir bulut bozuyor bütün görüntüyü eski bir şarkı
gibi
Bu şarkıyı ne zaman duysam aklıma
Sinirli bir elin uysal bir bardağa
Çok yukardan döktüğü bir içki gelir
Sonsuz ve olağanüstü bir bira
Köpüklene köpüklene biçimlendirir
Soyunarak ağlayan bir kadını
Acı bilincinde sonrasızlığın
Ama bırakalım bırakalım bunları
Yoldan piyade erleri geçiyor tahta bavullarıyla ve
büyük yakalarıyla
Ve faytoncular görüyorum
Yere basışlarındaki ağırlığı azaltmak için
Tanrısal bıyıklarıyla durumlarını paraşütlendiren

Kars'tayım bu ne biçim Kars bir kenarda
Pekala yalçınlık iddiasında bulunabilecek bir tepenin
üstünde
Kars kalesi yükseliyor
Gökyüzünü Ankara kalesine göre daha soyut ve daha
elverişli bir şekilde
Hırpalayan bu kale de olmasa
N'olacak bakalım hırpalayan bu kale de olmasa
Kuşkusuz artacak yalnızlığım sevgili çocuk

Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası

Bir de yine sevgili çocuk
Biliyorsun kişi tutkularıyla
Yalnızlığını adlandırıyor o kadar

Arkada bir su devrile devrile akıyor
Rastgele bir ağaca soruyorum
Bir şey var sanki onu soruyorum
Değil orda diyor belki biraz daha ilerde
Tanrı meleğini ağırlamaya çalışan
Ataerkil bir aile gözümü alıyor

Dedelerin yüzlerinde erozyon
Silip götürmüş bütün evetleri

Annelerinse ağızlarında hiyeroglif
Babalarınsa ağustoslar atasözleri

Amcalarınsa avdan boş dönüyor elleri
Teyzelerse elleriyle yargılıyor gök güzelliğini

Ablalarınsa boyunları soru işareti
Ağabeylerse utançlarından emrah

Sıralanmışlar su boylarına
Bıçakla soyuyorlar kelimeleri

Ya suya giden küçük kızlar
Onlar
Tıpkı o kuşlar gibi
Uçan daha bir süre
Sonra da vurulduktan

Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri

Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
Şu son dönemecini de aşınca gecenin
Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
Bu ağartı ancak yürekle karşılabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
Tutsaksan ellerini sıvışır gibi zincirlerinden
Ve balyozla vursalar mısralarına
Soylu bir demir sesi yükselir
Soylu büyük ve mavi bir demir sesi

Ellerim egece yatısına çağrılmış
Ve
Teleşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi

Yüzüm giyotine abone

3/03/2009

O ağaç sizin/Bekir Coşkun

Bir sincap gördüğünüzde ceviz ağacında, o sizin sincabınızdır, o size emanet...

O köşe başındaki meşe ağacı sizin...

Karşı yamaçtaki çamların, servilerin, çınarların, yoncalığın, çimenlerin sizden başka kimsesi yoktur, onları siz koruyacaksınız, onlar sizin...

O kumru sizin...

O serçeler sizin...

Saksağan sizin...

Nehir sizin nehrinizdir, göl sizin gölünüz...

Deniz sizin...

*

Ama siz her zaman onları yalnız bıraktınız.

Eli baltalı adamlar ormana yanaştığında, dozerler-kepçeler yeşil alandaki sincabın ağacını söküp attığında, yunusları tüfeklerle öldürdüklerinde, fabrikalar yağlı sularını nehre-göle akıttıklarında, denizi çöplük olarak kullandıklarında öyle baktınız.

Sanki onlar başkasınınmış gibi...

Onların varlığı size huzur-mutluluk verdi de, yok edilişlerinde arkanızı döndünüz...

Bir ağaç kesildiğinde nefesinizin bir kısmının kesildiğini, bir kuş öldüğünde mutluluğunuzun çalındığını, denize-ırmağa kıyıldığında bir parçanızın alındığını, yunusları öldürdüklerinde, denizlerdeki dostunuzu vurduklarını anlamadınız.

Oysa onlar sizindi...

Size emanet...

Doğanın tükenişindeki en büyük nedendir işte bu:

Vefasızlığınız...

*

Vakit çok geç değil.

Henüz zaman var.

Bir ağaç kesildiğinde, bir koruluğa dozerler girdiğinde, pis boruları denize-ırmağa bağladıklarında, o kuşu vurup o sincabı kovduklarında, komşunuzun kapısını çalıp "Hadi gidiyoruz" demelisiniz:

"Yardıma gidiyoruz... Onlar bizim..."

Uygar insan bunu yapar.

Sahip çıkmalısınız onlara; örgütlenerek, bir araya gelerek, el ele vererek, sevgilerinizi birleştirerek, merhametlerinizi çatarak...

Sizden başka kimsesi yoktur onların...

Onlar size muhtaç...

O ağaç sizin, o kuş, o ırmak, o koruluk, o yunus...

mevsimsiz



3/02/2009

Ben senden önce ölmek isterim/Nazım Hikmet

* * *

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

18 Şubat 1945
Piraye Nâzım Hikmet

2/19/2009

sorular..


Ben mi?
Ben az önce şu kapıdan çıkıp gitti.Ahh..az önce mi dedim.Uzun zaman oldu.Hatıralarını,yaşamamışlıklarını ve yaşayacaklarını,kırmızı kocaman bir valize tıkıştırıp adım adım uzaklaştı buralardan…
Gözbebeklerimde gidenin görüntüsü..
O bildiğim son bakış…
O bakış ki o kadar tanıdık,o kadar nefret edilesi.
Son bakışın bilinirliğinde ki acı…

Gidenlerin gözlerine bakmıyorum,görmemek,görüpte bilmemek için..

Sonra…
Sonrası hiç..

…….

Kalemimin ucu bitti,diyemiyorum.Elektrikler kesildi de diyemem..ya-za-mı-yo-rum.Şu kısa kış günlerinde,kalakaldım… bekliyorum…

2/09/2009

Şehirler,bizi bırakıp gittiler/Bekir Coşkun

Biz hep insanların bırakıp gittikleri şehirlerin öykülerini-şiirlerini biliriz.

Kent kalır, insan gider oralarda:

"Gidiyorum İstanbul

Hoşçakal

Martılar senin olsun..."

Ama artık öyle değil; kentler bizi terk ettiler.

Ben burdayım, ama sevdiğim şehir gitti. Kavaklıdere yok, Bahçelievler yok, Ulus yok, Maltepe yok... Bir koşu gidip bakıyorum; Çıkrıkçılar Yokuşu orada değil...

Samanpazarı'nda bir "han" odasında, köşeye dayalı sazını alıp, henüz 20'lerindeki bizlere o türküyü çalıp söyleyen Neşet Ertaş'a koşuyorum:

"Zahidem kurbanım sallama beşik..."

Yok yerinde o han... Bir çirkin belediye binası yapmışlar, görgüsüz...

Áşık olduğum o gece oturup ağladığım kaldırım...

Kumrular Sokak'taki meyhanemiz...

Yok...

Yok...

*

Bir umuttur; İstanbul'a her gittiğimde, o eski dostlara koşarım, yeller esiyor yerlerinde.

Tıfıl müzisyen olarak ilk kez orada çalmıştım; Salacak Gazinosu'nda:

"Gönlümde açmadan solan bir gülsün

Her zaman gamlıyım, her zaman üzgün..."

Hiç dilimden düşmedi o şarkı yıllardır:

"Senede bir gün..."

Hepsi gitmiş mekánların, Beyoğlu'nu yerinde bulanınız var mı?.. Sulukule'den Moda bostanlarına... Kumkapı'dan Pendik konaklarına kadar...

Hiçbiri orada değil...

Bizi terk etti şehirler...

*

Televizyon tartışmalarına bakıp, nelerini öğrenmek istiyorsunuz bu adamların?..

Sözlerine, káğıtlarına, belgelerine bakıp nelerini göreceksiniz?..

Bu görgüsüz, zevksiz, yağmacı, talancı adamlar, şehirlerimizi aldılar elimizden...

Yetmiyor mu?..

Bu adamların yüzünden sevdiğimiz kentler yerlerinde değiller...

Bu adamların yüzündendir...

Şehirler, bizi bırakıp gittiler...


kaynak:mevsimsiz

Ben Ruhi Bey Nasılım/Edip Cansever

I

Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
Büyük bahçelerin küçük içinde
Saksılardan birinde
Gördüm de
Uyurken uyandırılmış gibi
Beni bir sardunya büyüttü belki.

O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi.

Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni
Uykularım, o sonsuz uykularım
Yanmış bir limonluktaki
- Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
Sesini hiç eksiltmeyen -
Ama bilmez miyim ben
Bilmez miyim hiç
Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
Turfanda meyva gibi bir zaman
Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
Geçerek erguvanların dönemecinden
Leylakların dörtyol ağzından
Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
Acının dudaklarına ve geçmişin
Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
Ama ne gezer.

Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

Koylardan
Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
Ayırmasam kendimi
Diyorum ayırmasam
Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
Cepleri yüreği cepleri
Ayırmasam da ben
Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müşiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.


II

Ve her şey hızla yetişti sonra
Sarı bir günün kahverengi yarınına.

Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
Ağaç da çürümüş zaten
Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
Yoklamışlar orasından burasından
Kim bilir.

Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
Önemsiz bir iki anıdanbaşka
Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
Sorarım ne bulmuşlar
Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
Anılar.

Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki
Yıllar var ki saklamışım orda ben

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi.


III

Ve her şey dönüştü işte
Kahverengi bir çarşambadan
Sapsarı bir cumartesiye.

Ansızın bir rüzgar çıktı demin
Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
Yakıyor gözkapaklarımı da
Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

(Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 - Süt emer gibi bir memeden
Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

(Ansak mı anmasak mı
Yeri mi şimdi değil mi
Bir tren yolculuğunda ve her yerde
Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
Saatler iyi
Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi
Ve bütün yolcuların dalgın
Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini
Görünüşte kararsız
Görünüşte üzgün, endişeli
Görsek mi acaba, görmesek mi
Açıp da kapalı gözlerini arada
Şöyle bir görünümü tek bir solukta
Yalandan, inatla içine çekenleri
Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken
Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini
Bir tilki çevikliğiyle, acele
Katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği
Bilmem ki, görmesek mi
Durunca tren bir istasyonda
Dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda
Dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp
Bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi
Uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla
Tutarak parmaklarıyla yalancı
Ve ucuzundan bir kolyeyi
Acaba görmesek mi
Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.

Ansak mı anmasak mı acaba
Yeri mi şimdi, değil mi
Sırasını bekleyen bir kadının, hasta
Gereğinden fazla abartılmış yüzünü
Besbelli iğrenirdiniz
Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
Bir duvar saatine ya da kapıya
Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
Kısaca
Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
Gördünüz, görüverdiniz bir daha
Sıyrılmış acılardan ansızın
Sevecen, durgun, sade
O yüzü
Belki de, orda, acele
Karar verdiniz
Bir anneniz olsun isterdiniz böyle
Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
Her neyse...

Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
Ben uzun yolları hiç sevmem
Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)


IV

Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
Denize bırakılmış çöpler gibi
Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.

Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi
Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
Yağmurlu bir sundurmaya
Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
Pencerelerde ve her yanda.

Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

(Nerdeyim
Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
Para bozduranların az çok bildiği
Adres soranların gene bildiği
Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
Amansız bir güceniğim.)

Geri getiriyor bunları rüzgar
Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
İniltili, hasta bir konağı da
Çatısında baykuşların tünediği
Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
Bir konağı ve konağın olanca görkemini
Geri getiriyor rüzgar.

(Konaksa yandı çoktan
Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
İyi biliyorum tertemiz bir asfalt
Ezip geçti onu
Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)

Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
Meyhaneler, genelevler
Pasajlar, dar sokaklar, geçitler
Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
Ve bütün ilişkiler
Birden yerini aldı.

Ve her şey yetişti gene
Sarı bir çarşambadan
Kahverengi bir cumartesiye.


V

Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
Nasılım
Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
Kapıyı iyice kapadım
- Kapadım mı, evet, kapadım -
Çitlenbik ağacının altından geçtim
Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
Dişlerimle sıyırdım
Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
İyice duydum
Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
- Çok yüksekti. Deniz dibi renginde ve demirdendi. Üstünde aslan başı
kabartmalar vardı. İki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi.
Dışardan çam ğaçları görünürdü. Bir kırbaç gibi görünürdü. Ve
ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi
pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu -
On sekiz on beş trenine yetiştim
Geniş kadife koltuğa oturdum
Puromu yaktım - iki kibrit harcadım -
Akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu
Haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm
İskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı
Bakışından tedirgin oldum
Giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı
Vapurla Karaköy'e geçtim
Tokatlı'ya uğradım
Köprüden aldığım Fransız dergilerini karıştırdım
Kirazla bir kadeh rakı içtim
Çıkarken boy aynasında kendime baktım
Oldukça yakışıklıydım
Gömleğim temizdi, beyaz ceketim
Tertemizdi ve ayakkabılarım
Pantolonum ütülü
Yelek cebimde ince altın bir zincir
Sarı ve ince bıyıklarım
Tam Ruhi Bey bıyığıydı
Ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı
- Zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı -
Boynumda menekşe rengi bir papyon
Hafifçe sarkık
Dudağımda bitti bitecek bir sigara
Kenarında dudağımın
Dışarı çıktım.
Tünele bindim, Asmalımescit'teki Viyana lokantasına geldim.
Avusturyalı karı koca beni karşıladılar
İkisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni
karşıladılar
Benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. Beyaz Ruslardandılar, gözleri
necef taşı gibi sert ve parlaktı
Tezgahta bir Leh Yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla
çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı.
Soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler
Üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler
Çıkarken bolca bahşiş bıraktım.
Markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim
Düzeltip arada bir bıyıklarımı
Uçları hafifçe ıslak
Bir ara pencere camında kendime baktım
Baktım ki, ben Ruhi Bey
Nasıl olan Ruhi Bey
Daha nasılım.

Oradan Galatasaray'a kadar yürüdüm
Bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak
Gezindi ortalıkta bir süre
Ve durdum
Durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp
Bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar Nasılım.


VI

Nasıl olacaksınız Ruhi Bey
Bugün de erkencisiniz Ruhi Bey
Şarapla bira mı içiyorsunuz Ruhi Bey
Böyle sabah sabah Ruhi Bey
Akşam akşam Ruhi Bey
Akşam sabah Ruhi Bey
Cıgara alır mıydınız Ruhi Bey
Yakalım Ruhi Bey, yakalım
Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey
Benim de ayakkabılarım su alıyor Ruhi Bey
Ne olur ne olmaz
Önümüz kış Ruhi Bey
Ee, daha nasılsınız Ruhi Bey
- İyiyim, iyiyim.

(Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim
Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu
Pembe pembe azarlanırım
O ölür ben azarlanırım
Kocaman bir konakta uzarım kısalırım
Ellerim tırnaklarım
Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe
Ve sıcak
Gözlerim, gözlerim benim
Denizi ilk defa gören bir çocuğun
Birdenbire yaşlanması neyse.)

Sizinle görüşelim Ruhi Bey
Vaktim yok, vaktim yok
Ruhi Bey, görüşelim
Vaktim yok görüşmeye kimseyle
Ruhi Bey
Kendimle bile, kendimle bile.
(Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
ama hiç kimse)