5/31/2009

Edip Cansever....

Edip CANSEVER 8 Ağustos 1928' de İstanbul' da doğdu. Kumkapı Ortaokulunda başladığı ortaöğrenimini, 1946' da İstanbul Erkek Lisesi' nde tamamladı. Girdiği Yüksek Ticaret Okulu'nu bitirmeden ayrıldı. 1950' de Kapalıçarşı' da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başladı. 1976' dan sonra ise yalnızca şiirle uğraştı.

İlk şiiri 1 Mart 1944'te "İstanbul" dergisinde yayımlandı. "İstanbul", "Yücel", "Fikirler, "Edebiyat Dünyası" dergilerinde yayımlanan gençlik şiirlerini İkindi Üstü (1947) adlı bir kitapta topladı. Arkadaşlarıyla birlikte, sekiz sayı çıkardıkları "Nokta" dergisi (15 Ocak 1951 -15 Kasım 1951), şiirinin yeni bir evreye giriş dönemine rastlar. İlk kitabından yedi yıl sonra yayımladığı Dirlik Düzenlik' te (1954) kendisine özgü bir şiir evreni kurduğu görüldü. Sürekli yazan, yayımlayan bir şair olarak otuz yıla yakın bir süre ilgileri hep üstünde tuttu, şiirlerinin yanı sıra şiir üzerine yazdıkları, söyledikleriyle de tartışmalara neden oldu. 28 Mayıs 1986' da İstanbul' da öldü.

1957'de yayımlanan Yerçekimli Karanfil adlı kitabıyla 1958 Yeditepe Şiir Armağını' nı;
1976' da yayımlanan Ben Ruhi Bey Nasılım adlı kitabıyla 1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'nü, 1981' de bütün şiirlerini bir araya getiren Yeniden adlı kitabıyla da 1982 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldı.,

Şiirlerinde bireyin arayışlarını, umutsuzluklarını, uyumsuzluğa varan yaşam ilişkilerini yansıtmaya çalıştı. Çevresindeki insanların yaşayışlarını etkileyecek, dünyaya bakışlarını değiştirecek bir şiirin aranışı içinde, kapalı bir imge anlayışına yaslanan, bu yüzden yadırganan, "anlamsız" diye nitelenen yapıtlar verdi.

Gerçi şiirselliği düşüncenin alaca bölgelerinde ararken kapalı söyleyişlerin sınırında dolaşıyordu, ama kesinlikle anlamsızlıktan yana değildi. Tersine şiirlerinde anlatmaya, hatta öykülemeye büyük yer veriyor, düzyazı olanaklarından, oyunlardan, konuşmalardan bol bol yararlanıyordu. Çağdaş şiir akımlarındaki gelişmelerle birlikte, yazdıklarının büyük oranda aydınlığa çıktığı görülerek bir düşünce şairi olarak nitelendi.

Akdeniz Salgını

-halikarnas balıkçısı'na-

I

Öyle bir alaşımdır ki seninle deniz
Bir açık deniz
Bakınca hiçbir şey göremediğin
Gözlerini duyduğun yalnız

Sözlerin var, dudak izlerin yok sözlerinde.

II

Denedin ki oralarda zaman olmayı
Şimdi bir Akdeniz salgınısın sen
Sonsuz bir otobüs yolcusu gibi, tam öyle gibi
Her gün kırmızı bir bilet düşürürsün dişlerinden

Ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu
Diri bir sabahın eylülüsün birden
Sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu
Tırnakların dibine batar durup dururken
Acılardan bir acının geri tepmesidir
Sızar yüreğinden sevinç olarak
Yani eylülden

Acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın
Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten.

III

Omurgasını kırmış bir balık yatar
Seninle denizin üstünde
Öpülmüş bir dudak gibi

Derinlerden derinlerdedir yüreğinse
Okşar gizli gizli deniz kızlarını
Dondurulmuş güneşlerin içinde
Öpmezsin, dudaklarını duyarsın yalnız.

IV

Sonra sonra yapıştırılmış pullar gibisin, öylesin
Üstü uçaklı zarflara
Ve alanlara tutturulmuş, çiçek sepetlerinin
Kenarındaki kartlara
Bir gider bir gelirsin, gider gelirsin
Hızlı bir park akışından anısal bir yığıntıya

Sayısız parmağın var, bir parmağın daha mavi
Vurursun vurursun kapılara onunla
Kapılar açıldı mı, avlular güne çarptı mı
Boşalan bir güğümsündür her umutsuzluğa.

V

İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman
Tam o zaman bir sonbahar düğümü
Yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü
Seni sürekli kılan
Tam o zaman
Bir limonluk hüznün olsun kal orda
Her gün kendi kendinin oğlusun
Bir nesne buluyorsun yerde, mutluluktur senin için
Denizken üzerine atılan ağaç kökleri gibi
Soyulmuş elma kabukları gibi
Boş şişeler, çürümüş hayvan iskeletleri gibi

Kekikler yemlikler arıyordun, kayalardan
Yokluğa doğru yükselerek
Çorbanı karmak için
Ama görmedik bir kaşık içtiğini bugüne dek
Olsa olsa ateşini yakıyordun yalnızlığın

Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız
Yeni bir dil olacak yarın.

VI

Uğurladık bir sabah seni
Söz vermiştin geri döneceğine
Anladık bakınca aldandığımızı
Gerilerde küçük
Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine

Ötelerde, ama çok ötelerde
Kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz
Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.

5/20/2009

Ruhumuza Açılan o çiçekli pencere/Yılmaz Özdil


Ruhumuza açılan o çiçekli pencere


Sen dur dur, diren...

Tam 19 Mayıs’a denk getir.

*

Hakikaten mübarek kadınmış.

*

Kandilde dünyaya gelen bebeğe "Kadir" diyen, oruçlu ananın doğurduğu evlada "Ramazan" adını veren bir geleneğin çocuklarıyız biz... Mustafa Kemal’in doğum günü 19 Mayıs’ta Türkan Saylan’a miting gibi uğurlama yapılması, Allah’ın lütfudur.

*

"Bir ölür, bin doğarız" denilen...

Budur.

*

Dini siyasete alet eden bezirgan!

Hiç inanmadığın 19 Mayıs Ruhu’na stadyumda müsamere gibi uyduruk tören yapıyorsun; "dinsiz" dediğin ahali, sana gelip, seninle saf tutacağına, sel gibi Teşvikiye Camii’ne koşuyor...

*

- Nereye kardeş?

- Bayrama...

- Yani?

- Saylan’a...

*

Kaş yapayım derken, göz çıkardı yobazlar... Teşekkür borçluyuz onlara.

*

Çünkü...

Mavi gözlü sarışın adam.

Gencecik Kubilay.

Ve, kırmızı-beyaz çiçekli o küçücük penceresinden el sallayan narin kadın.

*

Yakamıza onurla takacağımız...

Her 19 Mayıs’ta, vampire sarmısak gösterir gibi yobaza göstereceğimiz üçüncü bir fotoğrafımız var artık.

5/12/2009

Terkeden/Murathan Mungan

Kimdi kimdi kalan

Giden mi suçludur herzaman?

Ne zaman başlar ayrılıklar

Dostluklar biter ne zaman

Her geçen gün bir parça daha

Aldı götürdü bizden

Aynı kalmıyordu hiçbir şey

Değişiyordu herşey

kendiliğinden

Artık çözülmüştü ellerimiz

Artık bölünmüştü yüreğimiz

Birimiz söylemeliydi bunu

Ötekini incitmeden

Kimdi giden kimdi kalan

Aslında giden değil

Kalandır terkeden

Giden de

bu yüzden gitmiştir zaten

5/11/2009

hiç....


Bu yaşamı anlayamadım ben.....

evet gittim..her gün neyle karşılaşacağımı bilmediğim,büyük şehrin büyük insanlarından gittim..Görmemek,duymamak için..beni yormasınlar istedim..ya da benzemeyeyim onlara diye,gittim...Sessizliğim öfkemden...
gittim...
Bazen özlemedim mi?
- özledim..
daha geçen gece düşünmedim mi?kalabalıklarda olsam diye..
-düşündüm..

yaşadığım her olay,gidişimi doğrular..
iyi ki gittim..

Ben,Sali/Salih Turan

Şimdi,delirerek yaşadığım çoğulculukların yalnızlıklarındayım.Şimdi,aynı mekanın değişik zamanlarındayım.Şimdi,yok olanların seyrindeyim.Sonsuz ağır taşlar gözyaşı,ben grilerdeyim.
Bir tuş inerken beş tuş kalkıyor,olga piyano başında iken ben,geçmişin melodisindeyim.
Dışarıda yeşil maviye ulaşmış,mavi penceremde sınırlı,bense sınırsızlığın geçmişindeyim.
Bu mekanda yaşananların bir pencere kenarı bakışı ile noktalandığının şu an farkındayım.
Tüm dillerin ortak kelimeleri piyano tuşlarında,bense türkçe'deyim..Doluluğun boşluğuyeni açılımlarımda özgürlüğümdedir.
Seni senden alan arılar,ağulu çiçeğin deli balındalar.
Sen,kirli denizlerin terk edilmişliğin insansızlığında bağlı gemi.Bense kirlenmeyi duymadan yoğunlaşan,kara görmeyen dipsiz okyanus kıyılarında fırça-kalemlerdeyim.
Esip de serinletmeyen suyun rüzgarı,bir peri kızı rüyasında.
Şelaleler beş metre çizebildiğimce benim.Şelaleler yüz-iki yüz-beş yüz-bin metre,ulaşamadığım.
Şimdi piyano dost Vasıf'ı var etmekte.Oysa ben,çıplaklığın yalınlığında yalnız.Tuşların vuruş gücü azalarak inmekte kıyıya,deniz fırtınalı,sıfır kilometre bin metre anlamsızlıkta yuvarlanan son değil,ilkbahar yaprağı.
Neler düşünebilir,neler yazıp çizebilirim?Sessizliğimin içindeki fırtınaya anlatamazlıkların sahibi olabilir miyim?Bilmem diyemem.Bilirim üstelik.Yaşamımca bilir,inanmam,yaşanılanın yaşanılmayan düşten farklı olmadığını.Kuşların kanatları telefon tellerinde yorgun.Tuşların dehşet sesi bilinen ötesi,Vasıf piyanoda,sesler bilinenin ötesinde.Kibirli,tepkili,sancılı sali.
Sesler kelimelerimde şaşkınlık,sesler duygularımda unutulmuşluk ve de sesler yalnızlığımda uyaran korku.
İlk kalem izi sırtımda bir siyah leke,grileşerek çoğalıyor,grilerden beyaza.Renk katacağım size,siz gibilere renk katacağım,insana.Griler anlamlaşacak.
Sabina"Sali Bey" diyor."kalacaksın burada".Babası Rusça bir şey diyor,hepsi sevgiden,benden yana,anlıyorum.Anlıyorum.
Kalamıyorum ne kendimde ne onlarda.Kalamıyorum duraklarda.Akış anında araba frensiz yokuş aşağıya.Nerede,nasıl ve ne zaman sonuçlanır bu acı gezinti?Bilmek istemediğim.Olga piyanoda bir dik inişte,Olga piyanoda bir sessizlik çalgısında,dışarıda yeşil maviye uzanmakta, şimdi acılı çiçeğin deli balı,kalem elinde,yüreğine batan bir bıçak yaşamında.
Bulutlar dolunaysız henüz.Dolunay geldiğinde bulutlar içime akacak,seni geçtiğimiz yollardan taşıyarak...
1994
Edirne

5/01/2009

Yalnızlık/Michael De MONTAIGNE denemeler

Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.



Ratio et prudentia curas,

Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

O engin denizlerin ötesindeki yerler değil



Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.



Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.



Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler



Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)



Öldürücü yara bağrımızda kalır.



Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.



Quid terras alio calentes

Sole mutamus? patria quis exul

Se quoque fugit? (Horatius)



Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?



İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek



Rupi jam vincula dicas;

Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)



Kırdım diyorsun zincirlerini;

Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak



Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.



Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

Sollicitum curae, quantique perinde timores?

Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)



İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

Ne korkular içinde kıvranır insan!

Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

Öfke, gevşeklik ve tembellik!



Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.



In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)



Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.



İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.



In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)



Issız yerlerde kendin için bir evren ol



Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.



Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)



Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)




DENEMELER
Michael De MONTAIGNE
Türkçesi: Sabahattin EYUBOĞLU
Cem Yayınevi
29. Basım 1997
Sf. 59-64
.